Çarpık eğitim sistemi ve LGS garabeti…
Uygarlıklar tarihi incelendiğinde tarihsel süreç içerisinde belirgin şekilde bilime, bilim adamına, eğitime önem vermiş devletlerin ömrü uzun olmuş, diplomaside, üretimde, ticarette söz sahibi olmuş, barışta ve savaşta başarılar göstermiş, ürettikleri eserler nesilden nesile aktarılagelmiştir.
Bu nedenle;
Ülkelerin gelişmişlikleri bilime, fenne, kültüre ve eğitime verdiği değerle doğru orantılıdır.
Türk tarihi açısından da bu hipotezin geçerliliği doğrulanabilecek niteliktedir.
Öyle ki fazla uzağa gitmeden Selçuklu ve Osmanlı eğitim sistemiyle ilgili günümüze kadar hayatta kalan medrese, imarethane gibi yapıların Anadolu’nun hemen her köşesinde yaşıyor olması, bunun en kalıcı kanıtı olarak gösterilebilecektir.
Ancak;
Cumhuriyet tarihiyle birlikte eğitim sistemimizde baştan sona bir reforma gidilmiş, sistem arap, fars etkisinden soyutlanıp, batı ekolü benimsenmiş ancak ne yeniye ne eskiye uyum sağlanamadığı için eklektik bir eğitim sistemi günümüze kadar gelmiştir.
Öyle ki;
Eğitim sürecinin kaç yıl olacağı ve eğitim şeklinin ne olacağı her işbaşına gelen hükümet veya milli eğitim bakanının düşüncesine göre şekillenmiş, belli bir ekolde karar kılınamamıştır.
Ülkemiz açısından 2014 yılında dersanelerin kapatılması ile eğitim sürecinde topyekûn bir değişim hedeflenmiş ancak gelinen süreçte tam anlamıyla istenen sonuç elde edilememiştir.
Şöyle ki;
Dershanelerin kapatılması yeni bir sektör doğurmuş, ülkenin her tarafında özel okullar ve özel eğitim, branş kursları açılmış, buralara ulaşım her yurttaşın faydalanabileceği ölçüde olmadığından eğitimde adaletsizlikler baş göstermiştir.
Amaç farklı olsa da, parası olanın eğitime ulaştığı, olmayanın kaderine terk edildiği bir düzen kendiliğinden oluşmuş, buna her şehirde birkaç devlet ve vakıf üniversitesi eklenince çok düşük puanlarla üniversite okumanın yolu açılmış, yüksek öğrenim de bu şekilde istenmeden de olsa baltalanmıştır.
Bu süreçte mesleki eğitim ihmal edilmiş, üniversite okuyup kamuda masa başı iş hayali kuran öğrenci ve veliler sağlık, anadolu, sosyal bilimler, temel liseler gibi düşük nitelikli okullara yönelmiş, çok düşük puanlarla yüksek öğrenime geçip ömrünün en verimli çağında sistemden dışarı itilmiştir.
Nitelikli eğitim ihtiyacı ilkokul düzeyine kadar inmiş, imkânı olan çocuğunu özel kolejlere yönlendirmiş, özellikle kırsal bölgelerde öğretmen açığı geçici görevlendirme ile vekâleten kapatılmaya çalışılmıştır.
Taşımalı eğitim ve 4+4+4 modeliyle de eğitim sürecindeki keşmekeşlik daha da artmış, kalabalık sınıflar, denetlenemeyen öğrenci, iletişim kuramayan öğrenci, öğretmen, idare, veli denklemi, sorunu daha karmaşık hale getirmiştir.
Hiç mi güzel şey olmadı?
Elbette bu süreçte mesleki eğitimin öneminin farkedilmesi ve akademik yatkınlığı olmayan öğrencinin, kendi kabiliyetlerine göre yönlendirilip, okul sanayi işbirliği ile mesleki eğitime kazandırılması, bunun devlet eliyle desteklenmesi, çalışan her çırak öğrenciye düzenli maaş ve iş kazası ve meslek hastalıklarına karşı sigorta yapılması gibi adımlar, bu ülkenin geleceği için son derece önem arz etmektedir.
Ancak;
Diğer taraftan akademik hedefi olan öğrencinin bu sistem içerisinde başarıya ulaşması çok zor görünmektedir.
Şöyle ki birkaç gün önce kısa adı LGS olan liselere geçiş sistemi adıyla, ülkedeki 8. Sınıfta okuyan bütün yavrularımızın aynı teste tabii tutulduğu bir sınav yapıldı.
Yeni milli eğitim bakanımız her açıklamasında, bakanlığımız tarafından çıkarılan yayınların takip edilmesinin, mebi denemeleri adı altında 12 defa basılan denemelerin çözülmesinin yeterli olacağını, özel eğitim kurumlarının ve yayınların gerçek müfredatı yansıtmadığını, çocuklarımızın buralara gönderilerek zamanlarının boşa harcamamasını salık vermişti.
Peki ne oldu?
Milli eğitim bakanlığı yayınları, okul ders kitapları ve mebi denemeleriyle sınavda çıkan soruların bağının olmadığı ve daha 13-14 yaşındaki çocukların altından kalmayacağı düzeyde sorularla karşılaştık.
Şöyle ki;
Nitelikli bir liseye girişin tek anahtarı LGS, iyi bir üniversiteye gitmenin en büyük yolu ise kaliteli eğitim veren bir liseden geçer.
Öyleyse şu cümle yanlış olmayacaktır. Bir bireyin bundan sonraki hayatını nasıl, kimlerle, hangi sosyal çevrede geçireceğini, sofrasındaki zeytinin, peynirin markasını, giydiği kıyafetin, ayakkabının kalitesini belirleyen bu sınavın biraz daha özenli hazırlanması gerekmez miydi?
Daha 13-14 yaşındaki çocuğun tek seferlik heyecana kurban edilmesi doğru bir yaklaşım olabilir mi?
Peki çözüm ne olmalıdır?
Öncelikle devlet okulları özendirilmeli, eğitimin niteliği artırılmalı, öğretmen, okul ve derslik eksiği giderilmeli, 4+4+4 inadından vazgeçilmelidir.
Daha 4.5. Sınıftan başlayarak belli aralıklarla merkezi sistemle kazanım değerlendirme sınavları yapılmalı, bu 3-4 yıllık süreçte çocuğun hangi zeka grubuna yatkın olduğu rapor edilmeli, bütün bu süreç sonunda objektif bir puanlama sistemi kurulmalı, bu puanla da çocuk istediği liseye tercih ile yerleşmeli veya mesleki eğitime yönlendirilmelidir.
Hiç olmazsa TEOG tarzı birkaç sınavdan oluşan bir ölçme değerlendirme yöntemi getirilmeli, sistem arayışları içerisinde bir nesil kaybolmaya mahkum edilmemelidir.

YORUMLAR