YARGININ SİYASİ ZEMİNE ÇEKİLME GAYRETİNİN EKONOMİK YANSIMALARI…
İnsanoğlu yerleşik hayata geçtiği günden bu yana, bir arada yaşamanın gereği bir otoriteye ihtiyaç duymuş, obadan beyliğe, beylikten devlete ulaşmanın sonucunda ise yasama yürütme ve yargı organları şekillenmiştir.
Bütün çağdaş sistemlerde yasama yürütme dengesi yoruma açık ve tartışılır olmuş, dönem dönem birinin diğerinden baskın olduğu eleştirilerini almıştır.
Ancak; Yargı bütün bu hengameden beri olmuş, bütün toplumlarda yargı mahremiyeti korunmuştur.
Türkiye’de 1789 Kanuni Esasi’den 2007 yılına kadar görülen parlementer sistem boyunca iki başlı yürütmenin olduğu, başbakan ve bakanların yasama içinden belirlendiği ve yürütmenin başı olan cumhurbaşkanlığının kısmen sembolik olduğu bir sistem benimsenmiş, meşhur 367 kriziyle 7 yıllık bir geçiş döneminde adı konmamış bir yarı başkanlık sisteminin ardından günümüzde fiilen uygulanan başkanlık sistemine geçiş yapılmıştır.
Şöyle ki;
Bizim açımızdan da hiçbir dönemde yargı siyasi çekişmelere bu denli konu edilmemiş, yasama yürütme tartışmalarının öznesi olmamış, bu denklem içerisinde örselenmemiştir.
Fakat;
Bize özgü başkanlık sistemiyle, diğer bir deyişle Türk Tipi Başkanlık Sistemiyle birlikte yasama yürütme arası fren denge mekanizması belirgin şekilde yürütme lehine dönmüş, bunun içerisine de HSK üye seçiminde yürütmenin etkinliği gibi yetkiler serpiştirilince, yargının siyasi meselelere konu olması kaçınılmaz kılınmıştır.
Ancak; açık yüreklilikle belirtmek gerekir ki bu süreçten kaybeden ülkemizin ekonomisi, dolayısıyla da hepimiz olacağız.
Nasıl mı?
Üniversitelerde maliye hocalarımız cümlelerine “para korkak bir emtia, para sahibi de korkak bir yatırımcı” öğretiyse başlar.
Söyle ki; dünyada teknoloji sadece sanal medyada, bilişimde, iletişimde değil aynı zamanda lojistikte, ticarette, ekonomik faaliyetlerde de mesafeleri ulaşılır, ilişkileri anlaşılır, fırsatları yakalanır kılar.
Yani;
Dünyanın öbür tarafında gelişen stratejik bir fırsat veya risk herkes tarafından kıymetli ve takip edilesi bir durum olup, içerideki siyasi kaoslar o ülkenin kendisini bağlar gafletinde olunamayacağı gibi ticari ilişkileri, ekonomik yatırım kararlarını da doğrudan bağlar.
Yok bizi bağlamasın dersek Kuzey Kore gibi kapalı bir ekonomik model benimsemek gerekir ki, o da ne mümkün tartışılır…
Yani;
Ülkeyi yöneten ve yönetme idealine sahip herkesin, yargı kararlarını eleştirmek adına söylemlerine meze etmeye çalıştıkları yargıyı yıpratmaktan vazgeçmeleri gerekir. Verilen karar lehime ise ne âlâ, aleyhime ise veryansın ederek sadece yargının mahremiyetine halel getirmiyor aynı zamanda ekonomik buhranın derinleşmesi için ateşe odun atıyoruz.
Yani;
Kutuplaşan dünyada artık barışın değil gücün ve güçlünün hakim olduğu, ilişkilerin envanterdeki silah, kasadaki para, sahadaki başarı ile belirlendiği günlerde, yurttaşın derdi akşam sabah bütün iletişim araçlarında birbirini yiyen iktidar -muhalefet didişmesi değil, eve girmeyen ekmek, kaynamayan kazan, gülmeyen yüzdür.
Üreticinin derdi bacası tütmeyen fabrika, çarkı dönmeyen sanayi, ödenemeyen kredi, gırtlağa dayanmış faiz ve borç, yapılamayan ihracat, alınamayan ham madde, gelmeyen yatırımcı, ödenemeyen maaştır.
Devletin derdi de, savunmaya demir kubbe, saldırmaya siha, vurmaya uçak, füze, ülkeyi risklerden korumaya hazinede bütçe, ülkede huzur, dosta güven düşmana korku olmalıdır.
Muhalefetin ideali ise, daha iyi yönetilen ülke, başarılamayanı yapma, becerilemeyeni becerme ülküsü, güven ve refah vadeden söylemler, sağlanamayan barış, çıkış yöntemleriyle donanmış siyasi reçeteler olmalıdır.
Son söz;
Gündemimizi ülkenin gerçek dertlerinin meşgul ettiği, yöneten ve yönetmeye talip olanların sorumluluklarının gereği gibi refleks aldığı, doğal cennet olan vatanımızın daha yaşanabilir ve tercihlerin en önünde olduğu, hep mutlu insanların yurdu diye anıldığı yarınlar görmek umuduyla…

YORUMLAR