İLAHLARIN DEĞİŞEN YÜZÜ
İnsanın sığındığı, güvendiği, medet umduğu birtakım putları vardır. Kimileri makamına, kimileri servetine, kimileri liderine, kimileri de kendi elleriyle oluşturduğu ilahçıklara sığınır.
Biz ise yalnızca Allah’a sığınır, yalnızca O’na kulluk ederiz. Bu, imanımızın gereği olduğu kadar yaratılışımızın da gayesidir.
Hasan Nail Canat’ın “Mutlu Olun Putlarınızla” şiiri, insanlığın bu kadim yanılgısını hatırlatır.
Mutlu olun putlarınızla!
Bu dünyayı ebedî zannedenler, hayatı yalnızca yaşadıkları birkaç günlük ömürden ibaret görenler, Allah’tan başkalarına kulluk etmenin sarhoşluğu içerisinde yaşıyorlar.
Peki, ne zaman anlayacaklar?
Makamlarının, servetlerinin, liderlerinin ve sığındıkları bütün güçlerin kendilerini kurtaramayacağını ne zaman görecekler?
Kabre girdiklerinde!
Çünkü ölüm, insanın bütün sahte ilahlarıyla arasına giren en büyük hakikattir. Dünyada kendisini güçlü zanneden insan, kabre girerken yanında ne makamını ne servetini ne de peşinden gittiği liderlerini götürebilecektir.
Önünde ise sonsuz bir ahiret hayatı vardır.
İnsan Kime Kulluk Ediyor?
Âdem Aleyhisselam’dan Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) kadar gönderilen bütün peygamberlerin ortak daveti tevhiddir.
İnsanları kula kulluktan, putlara kulluktan, sahte ilahlara kulluktan kurtarıp yalnızca Allah’a kulluğa davet etmişlerdir.
Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur:
“Andolsun ki biz her ümmete, ‘Allah’a kulluk edin, tâğuttan kaçının’ diye bir peygamber gönderdik.” (Nahl, 36)
İşte peygamberlerin mücadelesinin özü budur.
İnsanı insanın kölesi olmaktan kurtarmak, yaratılmışlara mutlak itaat anlayışını yıkmak ve insanı yalnızca Yaratan’ın huzurunda eğilmeye davet etmek.
Ne var ki tarih boyunca insanlar Allah’ın varlığını kabul ettikleri hâlde O’ndan başkalarını da kutsallaştırmışlardır.
Müşriklere neden putlara taptıkları sorulduğunda verdikleri cevap son derece düşündürücüdür.
Zümer Suresi’nin 3. ayetinde onların şu sözleri nakledilir:
“Biz onlara ancak bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.”
İllâ li-yukarribûnâ ilallâhi zulfâ.
Demek ki mesele yalnızca Allah’ın varlığına inanmak değildir. Mesele, kulluğu yalnızca Allah’a tahsis edebilmektir.
Çünkü Allah’a inanmak başka, Allah’ın hükmünü hayatın merkezine yerleştirmek başkadır.
Putların Değişen Yüzü
Putlar her zaman taştan, ağaçtan veya madenden yapılmaz.
Bazen bir şahıs, bazen bir lider, bazen bir makam, bazen de sonu “izm” ile biten beşerî ideolojiler putlaştırılır.
Komünizm, sosyalizm, kapitalizm, faşizm ve daha nice insan ürünü sistem, kimi insanların gözünde tartışılmaz birer hakikate dönüştürülür.
Bu sistemlerin kurucuları yanılmaz, düşünceleri değişmez, hükümleri sorgulanamaz kabul edilir.
Oysa insan aklının ürettiği hiçbir sistem ilahî değildir. Beşerî ideolojileri mutlaklaştırarak Allah’a ait olan sıfatları ve yetkileri onlara atfetmek, çağdaş putperestliğin bir başka görünümüdür.
Dünün putları taştandı, bugünün putları bazen şahıslardan, bazen de “izm”lerden oluşuyor.
Öyle insanlar vardır ki liderlerinin her sözünü tartışılmaz hakikat kabul ederler. Onların yanlışlarını doğru, zulümlerini adalet, haksızlıklarını haklılık olarak görürler.
Kendilerinde bulunan kusurları başkalarında gördüklerinde ise en ağır hükümleri verirler.
Oysa Allah’tan başka hiçbir varlık mutlak değildir. Hiçbir insan hatasız, hiçbir makam ebedî, hiçbir güç sınırsız değildir.
Kur’an-ı Kerim bu konuda insanı sarsan bir hakikati hatırlatır:
“Hevâ ve hevesini kendisine ilah edineni gördün mü?” (Câsiye, 23)
Demek ki insan yalnızca taşın önünde eğilerek değil, nefsinin arzularını mutlak ölçü kabul ederek de kulluk istikametinden uzaklaşabilir.
İnsanın gerçek hürriyeti, nefsinin ve insanların esaretinden kurtularak Allah’a kul olabilmesidir.
Islah Ettiklerini Söyleyenler
Tarih boyunca bozguncuların bir kısmı kendilerini ıslahatçı olarak tanıtmıştır.
Kur’an-ı Kerim, münafıkların bu çelişkisini şöyle anlatır:
“Onlara, ‘Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın’ denildiğinde, ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler.” (Bakara, 11)
Ardından gelen ayet ise hakikati ortaya koyar:
“Bilesiniz ki onlar bozguncuların ta kendileridir, fakat farkında değillerdir.” (Bakara, 12)
İnsan bazen yaptığı kötülüğü iyilik, işlediği zulmü adalet, gerçekleştirdiği tahribatı ıslahat olarak görebilir.
Çünkü ölçüsünü kaybeden insan, yanlışını da doğru zannetmeye başlar.
Ölçü Allah’ın rızası olmaktan çıkıp şahısların, grupların ve menfaatlerin rızasına dönüştüğünde hakikat de kişilere göre değişir.
İşte asıl tehlike buradadır.
Bir Sineğe Yenilen Saltanatlar
Tarihe baktığımızda kendilerini yenilmez zanneden nice hükümdarlar görürüz.
Firavun, insanlara ilahlık taslamıştı.
“Ben sizin en yüce rabbinizim!” diyordu. (Nâziât, 24)
Peki, sonu ne oldu?
Kendisini ilahlaştıran Firavun, denizin sularında boğuldu.
Nemrut, Hz. İbrahim’le Allah hakkında tartışacak kadar ileri gitmişti. Kur’an, onun karşısında Hz. İbrahim’in ortaya koyduğu delille şaşkına döndüğünü anlatır. Rivayetlerde ise bir sineğin onun aczini ortaya çıkardığı nakledilir.
Ebu Leheb, Allah Resulü’ne düşmanlığıyla tanındı. Fakat ölüm karşısında ne serveti ne de itibarı kendisini kurtarabildi. Tarihî rivayetlerde, ölümünün ardından cesedinin bir süre ortada kaldığı anlatılır.
Kendilerini dünyanın hâkimi zannedenler, ölüm karşısında ne kadar da acizdir!
Dünyayı yönetmeye kalkışanlar kendi nefeslerini yönetemiyorlar.
İnsanlara hükmedenler ölüme hükmedemiyorlar.
Saltanatlarına güvenenler bir hastalığın önünde çaresiz kalıyorlar.
Çünkü insan ne kadar güçlenirse güçlensin, neticede aciz bir kuldur.
Lokman’ın Öğüdü
Lokman Aleyhisselam’ın oğluna verdiği öğüt, bütün insanlığa yapılmış bir uyarıdır:
“Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma! Çünkü şirk, elbette büyük bir zulümdür.” (Lokman, 13)
Ne kadar anlamlı bir öğüt!
Bir babanın evladına verebileceği en büyük miras, onu Allah’a kulluğa davet etmesidir.
Çünkü şirk yalnızca Allah’a karşı işlenen büyük bir haksızlık değildir; insanın kendi yaratılış gayesine de aykırı düşmesidir.
İnsan aklını, iradesini ve vicdanını kullanmakla sorumludur.
Nice insan vardır ki yüksek makamlar elde etmiş, büyük unvanlar kazanmış, profesör olmuş, ilim sahibi olarak tanınmıştır. Fakat bütün bu birikimine rağmen yaratılışının gayesini kavrayamamıştır.
Demek ki bilgi sahibi olmakla hikmet sahibi olmak aynı şey değildir.
Aklın gerçek değeri, insanı hakikate ulaştırabilmesindedir.
Kur’an’ın ifadesiyle:
“Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler.” (A’râf, 179)
İnsan bazen gözleri açık olduğu hâlde hakikate kör, kulakları işittiği hâlde hakka sağır olabilir.
Asıl Hayat Hangisi?
Cenab-ı Hak Ankebût Suresi’nin 64. ayetinde şöyle buyurur:
“Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!”
Dünyayı sonsuz zannedenlerin en büyük yanılgısı budur.
Geçici olanı kalıcı, kalıcı olanı uzak görürler.
Birkaç günlük dünya menfaati uğruna ebedî hayatlarını tehlikeye atarlar.
Oysa ölüm herkese aynı hakikati öğretecektir.
Kral da ölecek, köle de.
Zengin de ölecek, fakir de.
Zalim de ölecek, mazlum da.
Putlaştırılan da ölecek, ona kulluk eden de.
Geriye yalnızca insanın imanı, ameli ve hesabı kalacaktır.
Öyleyse insan, daha hayattayken kendisine şu soruyu sormalıdır:
Ben gerçekten kime kulluk ediyorum?
Allah’a mı, nefsime mi?
Hakka mı, menfaatime mi?
Yaratan’a mı, yaratılmışlara mı?
Çünkü insanın dünyada kime bağlandığı, hayatını hangi ölçülere göre yaşadığı ve kimin rızasını aradığı, onun kulluk anlayışını ortaya koyar.
Bizim sığınağımız makamlar, servetler, şahıslar, beşerî ideolojiler veya sahte ilahlar değildir.
Bizim sığınağımız yalnızca Allah’tır.
Başkaları putlarıyla avunabilir.
Biz ise Rabbimizin şu buyruğuna sarılırız:
“De ki: Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (En’âm, 162)
Mutlu olun putlarınızla!
Biz Allah’a kul olmanın şerefini hiçbir dünya saltanatına değişmeyiz.

YORUMLAR